KARAVAN HAYATI AVRUPA TURU 20; DÖNÜŞ ROTASI… İLGİNÇ! ARNAVUTLUK’A GİRİŞ!…

Plitvice’den Zagrep’e dönmek yerine, rotamızı güneybatıya çevirdik ve Adriyatik kıyılarından Arnavutluk’a dönmeye karar verdik.

Karavan hayatında, ani karar vermek kolay. Artık hedefimizde Mlini, Camping Kate vardı.

Plitvice’den kuzeye dönüş yolunun dar ve yoğun olması, planlarda değişiklik yapmamıza neden oldu. Karavan Hayatı’nda böyle sürprizlere hazırlıklı olmak lazım! Belgrad yerine, güneybatıya yönelip, Dubrovnik yakınlarındaki Mlini’ye Kamping Kate’e gitmeye karar verdik.
Önce dar ama muhteşem manzaralı dağ yolları ile sonra, Zadar yakınlarından itibaren otobanla yolumuza devam ettik. Karavan için, bir günde ortalama 250-350 km ideal bir mesafe. Bunun üzerindeki yollar biraz yorucu olabiliyor. Mlini’ye ulaşmak için bir günde 470km yol yaptık! Ama bu yolları çok arayacağımızı sonra öğrenecektik…

Dağ yollarında bal satanların sıklaştığı bir yerde hem bal almak, hem de bir kahve içmek için mola verdik. Aynı bizdeki mantık; bal, üretildiği yerde şehirden çok daha pahalıya satılıyor! (Ya da satılmaya çalışılıyor.) Çünkü böyle durumlarda almamayı tercih ediyorum. Kahve içtiğimiz restoranda 4-5 genç garson çalışıyordu. İki tanesinin Türkçe kelime dağarcığı oldukça genişti. Biraz sohbet edince sebebinin, bizim Tv dizileri olduğunu anladık. Hırvatistan’ı -ya da balkanları- osmanlı döneminde kültür olarak çok etkilediğimiz aşikar. Şimdi de diziler sayesinde bu etki devam ediyor! Enfes kahve, çat pat, ingilizce, türkçe sohbet ve yola devam…

 Sahile yaklaştıkça güzelleşen manzaralar eşliğinde, 4 yıl önceki adriyatik turumuzdaki anıları da yad ettik. Bu arada pek bilinmeyen, Bosna Hersek’in sahil şeridinden bahsetmek iyi olur. Split’ten sahil yolu ile Dubrovnik’e giderken birdenbire karşınıza bir sınır noktası geliyor! Bu Bosna Hersek’in Denizle buluştuğu tek nokta! Ülkenin kullanabildiği sahil şeridi, hepi topu 9 kilometre.

İKİ SİYAH ÇİZGİ ARASI, BOSNA HERSEK’İN TEK SAHİL ŞERİDİ!
Bir anda Bosna Hersek’in Neum şehrine girip, farkına varamadan çıkış noktasına geliyorsunuz… Biz farkında olduğumuz için, mazot depomuzu Bosna topraklarında doldurduk 😉      Çünkü Hırvatistan’dan çok daha ucuzdu…    
   Öte yandan denizdeki durum çok dikkat çekiciydi. Anladığımız kadarı ile deniz yolu ile kaçak geçişleri engellemek için binlerce duba ve halat denize atılmıştı. Sanki heryerde balık üretme çiftlikleri kurulmuş sonra da bozulmuştu! Muhtemelen Bosna’nın tek yarım adası ve adası da bu 9 kilometrelik sahil sınırındaydı! Bu “farklı” deneyimin 70 kilometre sonrasında Dubrovnik vardı.

Dubrovnik’ten geçip akşam üstü Mlini’ye ulaştık. Önceki yıl kardeşim Mesut, Mlini’de kalmış ve beğenmiş, sahildeki anıt çınar ağacından söz etmişti. Oraya gidip de Koca Çınar’ı görmemek olmazdı! Yorumlarda 150 basamak yazıyordu ama merdivenlerle 170 basamak inip sahile gittik. Mlini’nin tam ortasından minicik, pırıl pırıl bir dere denize akıyordu…Çok rüzgarlı ve dalgalı bir havada denize girdik. Dev koca çınarı görme şansını da yakaladık. Tabii dönüşte aynı merdivenler daha insafsızdı!

Kate, küçük-şirin bir kamping. Hırvatistan’daki doğru turistik işletmecilik anlayışı burada da geçerli. Çalışanlar güleryüzlü, yardımsever, duş ve tuvaletler temiz ve yeterliydi. En çok aklımda kalanlardan biri de çeşme suyunun çok lezzetli olmasıydı! Ana yola yakın tarafı karavanlara, taraça sayılabilecek ve sahile en yakın bölüm çadırlara ayrılmıştı. Boş yer bulmak çok zordu!Yüksek sezonda gecelik 20 Avro ödedik.Hep birlikte hazırladığımız güzel bir akşam yemeğinin ardından, hoş sohbet ve uyku zamanı… Çünkü ertesi gün yine uzun ve maceralı bir yol bizi bekliyordu!

Yine, 440 Kilometre gidip Arnavutluğun “el değmemiş” kıyılarından Dhermi’ye ulaşmayı planlamıştık. Ancak yine, evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Önce yolculuktan biraz bahsedelim;

Navigasyonda 440 kilometre 8 saat olarak görünüyordu. Yani saatteki ortalama hız neredeyse 50 km’ydi. Önce buna pek anlam veremedik. Sonra yolları gördükçe, teknolojinin ne kadar isabetli hesap yaptığını bir kez daha anladık. Mlini’den yaklaşık 30 kilometre sonra Karadağ sınırına girdik. Bozuk ve dar bir yolla girdiğimiz sınırda tek gümrük polisi, kendine özgü hareketlerle hem gelen, hem de gidenleri kontrol ediyordu. Uzun bir beklemenin ardından Karadağ’a ulaştık. Kotor’da denizin, göl gibi olduğu sahilin manzaralarını ve o çok iyi korunmuş tarihi yapıları, tabii ki Kaleyi görüp yolumuza devam etmek istemiştik.

Bu tercihimiz de yolculuğumuzu biraz uzatmıştı. Kotor körfezini karayolu ile geçip Budva’ya yöneldik.
Acıkmıştık. İlk bulduğumuz restoranda durduk. İyi ki durmuşuz. Çoğu Türkçe bilen Kosovalı dostların işletmesiydi burası ve hem damak tadımıza uygun, hem de hesaplı bir yemek yeme şansı bulduk…
Hala, uzun bir yol bizi bekliyordu.

Budva’yı geçtikten sonra, Bar kentinin çevresinden dolaşıp sınıra yöneldik. Öyle ilginç bir rotaydı ki “anlatılmaz yaşanır” önce yolumuzu kaybettiğimizi düşündük ama, navigasyon doğru yolda olduğumuzu gösteriyordu! Mahalle aralarından geçen dar bir yolun ardından daracık köy yollarına girdik. İki aracın yan yana zor geçtiği heyecan seviyesi yüksek “yol”lardan geçtik!  En son, Camisinden Müslüman köyü olduğunu anladığımız bir yerleşimi görünce, sınıra ulaştık. Sınıra girmeden, düğün hazırlığı yapan bir grup dikkatimizi çekmişti. Sınırda, uzun bir bekleyişin ardından Arnavutluğa geçtik.

Arnavutluk’taki ilk köy de bir müslüman köyüydü ve orada da düğün hazırlığı yapan insanlar vardı! Olur olmaz, aklımıza ilk gelen, iki müslüman köyü’ndeki olası akrabaların çocukları acaba sınır ötesi evlilik mi yapıyordu? sorusuydu…  Kafamızda bu sorularla Arnavutluk’a girmiştik. Yine bozulmamış doğa, güzel manzaralar eşliğinde yolumuza devam ettik. Köyler bitip şehire yaklaşınca farklılıklar dikkatimizi çekmeye başlamıştı.

Sonraları Arnavutluk’a “gri mersedesler ülkesi” yakıştırması yaptım.

Çünkü sık sık trafik kurallarını ihlal eden gri mersedesler sağımızdan solumuzdan bizi geçmeye başlamıştı. Önce aynı arabanın dönüp dönüp bizi geçtiğini düşünmüştüm! Ama gerçek hiç de öyle değildi. Her yer gri -aynı model- mersedeslerle doluydu. Ayrıca köşe başlarında satışa sunulan, son model lüks ve çok büyük araçlar da dikkatimizi çekmişti. (sonraki bir haftada bu görüntülerle sık sık karşılaşacaktık)

Trafik kurallarının bizim ülkemizde sık sık ihlal edildiğini düşünürdük.

Arnavutluğa girince anladık ki bizdeki trafik teröristi sayısı çok azmış! Aşırı hız yapanlar, sollama yasağını ihlal edenler, önündeki aracı bir sağından, bir solundan geçenler. Ne ararsan var!
İşkodra’dan Durres ayrımına giderken, hayatımızın en ilginç otoyollarından birine girdik! Daracık yol birden genişledi, 4 şeritli otoban oldu, sonra o 4 şerit tıklım tıklım araçlarla doldu. Saatlerce metre metre ilerlerken, sağımızdan, solumuzdan geçenler,-polis araçlarının yanında emniyet şeridini ihlal edenler- ne ararsanız vardı. Hava kararmıştı ama biz ilerleyemiyorduk. Hedefe ulaşma şansımız kalmamıştı. Metre metre ilerleyen çakma otobandan, Durres yönündeki çıkışa ulaşabildiğimizde artık çok yorulmuş ve acıkmıştık. Görgün ailesiyle telsizimiz aracılığı ile konuşup, bulduğumuz ilk kampingde geceyi geçirme kararı aldık.

  Çok şanslıydık. “Otoyol” dan çıktıktan kısa bir süre sonra  oteli, yüzme havuzu, restorantı ve kampingi olan “Nordpark”  adlı tesise girdik.

   Dar alanda iyi düzenlenmiş kampinge park edip, restoranında güzel bir yemek yedik ve sonraki gün için enerji topladık. Çünkü buna ihtiyacımız olacaktı! Arnavutluk maceramız, tabii ki bununla kalmayacaktı

BİR CEVAP

YANITINIZI BIRAKINIZ